Haberler | Son dakika haber

Haberler ve son dakika gelişmeleri | Güncel haber

Umut Furkan Çakır | Samimi Röportaj

Umut Furkan Çakır Röportaj

Umut Furkan Çakır Röportaj

Umut Furkan Çakır

Umut Furkan Çakır Röportaj

Umut Furkan Çakır, 1998 yılında Yozgat’ın Sarıkaya ilçesinde dünyaya gelmiştir. Eğitim hayatının ilk yıllarını memleketinde tamamlayan Çakır, lise öğrenimini Ankara Elmadağ Anadolu Sağlık Meslek Lisesi’nde sürdürmüştür. Ardından Erciyes Üniversitesi Halil Bayraktar Meslek Yüksekokulu’nda ön lisans eğitimini tamamlayarak akademik yolculuğunu şekillendirmiştir.

Yazar Umut furkan çakır
Yazar Umut furkan çakır

Edebiyata olan ilgisi çocukluk yıllarına uzanan Çakır, özellikle şiirle kurduğu bağ sayesinde yazın dünyasına adım atmıştır. Genç yaşlardan itibaren kaleme aldığı şiirleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanmış, böylece kendine özgü bir okur kitlesi edinmeye başlamıştır. İlk kitabı Kırık Kulplu Bardak ile dikkatleri üzerine çeken yazar, duygusal yoğunluğu ve sade anlatımıyla öne çıkmıştır.

Daha sonra yayımladığı Kırık Düşler ve Umut adlı eseriyle edebi çizgisini güçlendiren Çakır, üretkenliğini sürdürerek yazın hayatına yeni eserler kazandırmıştır. Son olarak Hayat Biraz Telveli isimli kitabıyla okurlarının karşısına çıkan yazar, gündelik hayatın içinden beslenen anlatımı ve kendine has diliyle dikkat çekmektedir. Çakır, hem şiir hem de öykü alanında üretmeye devam eden genç kalemler arasında yer almaktadır.

Umut furkan çakır
Umut furkan çakır

Genç yazar Umut Furkan Çakır, röportajında yazmaya küçük yaşlarda başladığını ve ilhamını gündelik hayatın içinden aldığını ifade ediyor. Eserlerinde sade ama derin bir anlatım kurmayı hedeflediğini belirten Çakır, “Hayat Biraz Telveli” ile okurda iz bırakmak istediğini söylüyor.

Hayat Biraz Telveli: Gerisi Öykü ile alakalı röportajdan bazı soru ve cevaplar;

Soru 1: Kitabın ismi “Hayat Biraz Telveli”. Telve genelde kahvenin sonunda kalan, hem falı hem de tortuyu simgeler. Sizin öykülerinizde bu “telve” neyi temsil ediyor?

Cevap: Hayat, sadece içtiğimiz o keyifli kahve anından ibaret değil; asıl mesele o fincanın dibinde biriken tortularda saklı. “Hayat Biraz Telveli” derken, modern yaşamın hengamesi geçip gittiğinde geriye kalan o buruk tadı, yaşanmışlıkları ve bazen de hazmedilmesi zor gerçekleri kastettim. Öykülerimdeki karakterler de genellikle o tortunun içinde, her gün yanından geçtiğimiz ama içindeki fırtınayı görmediğimiz o çok tanıdık yalnızlıklar.

Soru 2: “Kahve, Hayat ve Salyangoz” öykünüzde bir salyangozun kayboluşunu merkeze alıyorsunuz. Günümüz dünyasındaki “hız” tutkusuna karşı “yavaşlığı” bir başkaldırı olarak mı görüyorsunuz?

Cevap: Kesinlikle. Modern dünya bize sürekli bir yerlere yetişmeyi, her zaman “bulunabilir” olmayı dayatıyor. Bir salyangozun yavaşlığı ve kendi kabuğuna çekilmesi aslında en saf direniş biçimi. İnsanlar bir salyangozun kayboluşunu fark ediyor ama yanındaki insanın içsel kayboluşunu görmezden geliyor. Öyküde yaşanan; durmak ve yetişmeye çalışmamak, bu gürültülü sisteme karşı verilen en sessiz ama en etkili cevaptır.

Soru 3: “Anlamayanlar Cemiyeti”nden bahsediyorsunuz. Şiirin ve edebiyatın sürekli “açıklanma” ve “tüketilme” baskısı altında olması sizi bir yazar olarak nasıl etkiliyor?

Cevap: Şiir ve öykü, birer matematik formülü değildir; hissedilmek için vardırlar. Günümüzde her şeyi mantık çerçevesine oturtmaya, her kelimeyi didiklemeye çalışan bir “yargılayıcı kalabalık” var. Şair karakterim üzerinden aslında şunu söylemek istedim: Bazı şeyler anlatılamaz, sadece yan yana susularak anlaşılabilir. Kütüphanelerin bir sığınaktan sorgu odasına dönüştüğü bir çağda, kelimelerimizi korumak zorundayız.

Soru 4: “Bir Kargo Meselesi” ve “Ritim Kaybı” gibi öykülerinizde bireyin sistemle olan imtihanı öne çıkıyor. Eleştirdiğimiz düzene nasıl bu kadar kolay eklemleniyoruz?

Cevap: İnsan, fark etmeden alışkanlıklarının kölesi oluyor. Bir kargoyu beklerken aslında o tüketim çarkının dişlisi haline geliyoruz. Ya da çay karıştırırken bile belli bir ritme, toplumsal bir norma hapsoluyoruz. “Ritim Kaybı”nda anlattığım o otomatlaşma hali, aslında hepimizin içindeki o robotikleşme sancısı. Başkaldırı, o ritmi bozduğumuz anda başlıyor. Burada değindiğim bir diğer nokta ise eleştirilen düzeni değiştirmek için ne yaptığımız ya da ne yapmadığımız. Mesele şu: Değiştirme ihtimalimiz olduğunda gerçekten o düzeni mi yıkıyoruz, yoksa sadece o düzenin yeni ve daha konforlu bir sahibi mi oluyoruz? Çoğu zaman sistemin çarkları arasında ezilmekten şikâyet ederken, elimize fırsat geçtiğinde o çarkı çeviren el olmaya can atıyoruz. Gerçek başkaldırı, o çarkı ele geçirmek değil; o çarktan tamamen inebilme cesaretidir.

Soru 5: Kitabın sonlarına doğru “Üçüncü Hal” öyküsünde karakterin “görünmezleştiğini” görüyoruz. Aidiyetsizlik günümüz insanının yeni evi mi oldu?

Cevap: Aidiyet, iki ucu keskin bir bıçak. Bir yere ait olmaya çalışırken kendimizden eksiliyoruz. Karakterim E., sessizlikle kendini korumaya çalışırken aslında toplumun gözünde silikleşiyor. Görünmezlik bazen bir tercih, bazen de bir sonuçtur. Hayatın mümkün olabileceğine dair o kısa mutluluk anları ise, kaybettiğimizde bizi daha derinden yaralayan birer hatırlatıcıya dönüşüyor.

Son Soru: Kitabınızı; “Yaşadığı şeylere adını koyamayanlara, bir yerlere yetişemeyip etrafa bakanlara, hayatın gürültüsünde sesi duyulmayanlara, sahnenin ışıkları altında değil gölgede kalanlara, telvesi kalan hayata ve kahvesini soğuk içen herkese…” ithaf etmişsiniz. Özellikle o son cümle çok vurucu. “Kahvesini soğuk içenler” bir ihmalin mi, yoksa derin bir dalgınlığın mı simgesi?

Cevap: Aslında her ikisinin de kesiştiği o ince çizginin simgesi. Kahvesi soğuyan insan, ya bir başkasının derdine veya dünyanın telaşına yetişmeye çalışırken kendini unutmuştur ya da bir düşüncenin telvesine dalıp zamanın akışını kaçırmıştır. Ben o “soğuma” anındaki sessizliği, o dalgınlıktaki dürüstlüğü seviyorum. Bu kitap; sahne ışıklarının sahte parıltısında değil, o ışığın vurduğu loş gölgelerde kendi hikayesini sessizce büyütenlerin, hayatın tortusunda acele etmeden etrafına bakanların hikayesi. Soğuyan o kahve, aslında dünyaya verilmiş en zarif moladır. Tabii bir de işin en düz ve belki de en gerçek tarafı var; kim bilir, belki de biz sadece kahveyi soğuk seviyoruzdur ve dünya buna derin anlamlar yüklemekte çok acele ediyordur.